ZAMAN DEĞİŞKEN BİR ALGIDIR
Güneş doğar, batar ve ertesi gün tekrar doğduğunda “bir gün geçti” deriz. Bu olay 30-31 kez tekrarlandığında bu kez “1 ay geçti” deriz; ama sorulduğunda bu bir ayla ilgili fazla bir detay hatırlamadığımızı, geçen zamanın sanki sadece bir an gibi olduğunu düşündüğümüzü itiraf ederiz. Yine de gözlemlediğimiz tüm bu hareketlilik ve sebep-sonuç ilişkileri bize zamanın geçtiğine dair ipuçları verir. Eğer gündüz geceyi, gece gündüzü takip etmese ve elimizde zamanın geçtiğini gösterir bir saatimiz olmasa, belki de geçen zamanın ne kadar olduğuna, bir günün ne zaman başlayıp ne zaman biteceğine dair doğru bir tahminde bulunmamız mümkün olmazdı. Bu açıdan zaman, bizim için belirli kıyas noktaları olmaksızın, ne hızla aktığı konusunda kesin bir yargıya varamayacağımız bir algıdan ibarettir.
Zamanın hızının algılanması da zamanın psikolojik bir algıdan ibaret olduğunu kanıtlar. Şöyle ki; bir arkadaşınızla buluşmak üzere sokakta beklerken, onun 10 dakikalık bir gecikmesi, size bitmek bilmeyen, çok uzun bir zaman gibi gelebilir. Ya da sabah okula veya işe gitmek üzere uyanan uykusuz bir insana uyuyacağı fazladan bir 10 dakika oldukça uzun gelebilir, hatta bu sayede uykusunun bir kısmını aldığını düşünebilir. Ama tam tersi bir durumda öğrencilik yıllarından hatırlayacağınız gibi -40 dakikalık- adeta bir asır süren bir dersin ardından 10 dakikalık bir teneffüs çok çabuk geçebilir. Ya da özlemle beklediğiniz hafta sonu tatili çok çabuk geçerken, hafta içi iş günleri geçmek bilmez. Kuşkusuz bunlar her insanın yaşadığı hislerdir. Ve bu hisler de zamanın kişiye veya algılayana göre değiştiğinin açık işaretleridir. Siz, kendi içinizde de yaşadığınız bu apaçık gerçeği anlamazlıktan gelmeyin.
Zamanın psikolojik bir algı olduğu gerçeği Kuran’da pek çok ayetle haber verilmiştir. Bu ayetlerden birkaçı şöyledir:
Dedi ki: ‘Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?’Dediler ki: ‘Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.’” (Müminun Suresi, 112-113)
Sizi çağıracağı gün, O’na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız. (İsra Suresi, 52)
Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları birarada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar… (Yunus Suresi, 45)
Ayetlerde de görüldüğü gibi insanlar geçen zamanı çok farklı algılayabilmektedirler. İçinde bulundukları dünya hayatı hiç bitmeyecekmiş gibi görünürken, bir anda tükenir ve geriye dönüp baktıklarında en fazla beş on sayfaya sığdırılabilecek kadar detay hatırlarlar. Başka ayetlerde de zamanın farklı durumlarda farklı şekilde olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu konudaki birkaç ayet ise şöyledir:
Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi, 4)
Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O’na yükselir. (Secde Suresi, 5)
24 Nisan 2013 Çarşamba
ZAMAN DEĞİŞKEN BİR ALGIDIR
Etiketler:
adnan hoca,
adnan hocanın talebeleri,
adnan oktar,
cihad,
darvin,
evrim,
evrim teorisi,
fosil,
harun yahya,
israil,
kominizm,
kuranda hoşgörü,
materyalizm,
nefret,
sevgi,
yaratılış,
yobazlık,
zaman
22 Nisan 2013 Pazartesi
Gülşah GÜÇYETMEZ
| ||||
|
Etiketler:
adnan hoca,
adnan hocanın talebeleri,
adnan oktar,
aşk,
cihad,
darvin,
evrim,
evrim teorisi,
fosil,
harun yahya,
israil,
kominizm,
kuranda hoşgörü,
materyalizm,
nefret,
sevgi,
yaratılış,
yobazlık
19 Nisan 2013 Cuma
ZAMAN BİR ALGIDIR, ZAMANI VE KADERİ ALLAH YARATIR
ZAMAN BİR ALGIDIR, ZAMANI VE KADERİ ALLAH YARATIR - Ebru Altan
Daha önce tecrübe ettiğimiz olaylardan da bir durumun ne kadar zaman alacağı konusunda tahminlerde bulunabiliriz. Daha önce normal bir trafikte bir saatte ulaştığımız bir yere, yine aynı sürede ulaşabileceğimizi düşünürüz, çünkü bu konuda bir tecrübemiz vardır. Ama daha önce aynı yolu hiç gitmemiş birisi, ne kadar da oraya varacağını tam olarak bilemez.
Güneşin doğuşu ve batışı sayesinde bir günün geçtiğini anlarız. Güneş 30 veya 31 kere doğup battığında bu kez bir ay geçti deriz. Ancak sorulduğunda bir ay sanki kısa bir an gibidir. Gözlemlenen hareketlilik, o esnada yaşanan farklılıklar bize zamanın geçtiğini düşündürür. Eğer geceyle gündüz, gündüz ile gece ard arda gelmese, vakti anlayabileceğimiz bir saat de olmasa, kıyas yapamayacağımız için günün bitiş ve başlangıç zamanlarını tahmin edemezdik. İşte bu nedenle zaman belli kıyas noktaları olmadan ne hızda aktığını anlayamayacağımız bir algıdır.
Fizikçi Julian Barbour, zamanın şöyle tarif eder:
Zaman eşyaların pozisyonlarını değiştirme ölçüsünden başka birşey değil. Bir sarkaç sallanır, saatin kolları ilerler. ( Tim Folger, "Buradan Sonsuzluğa", Discover, Aralık 2000, s. 54)
Kısacası zaman, beyinde depolanan hayaller arasında kıyas yapılmasıyla oluşur. Eğer hafıza olmasa, beyin bu tür yorumlar yapamayacağı için zaman algısıda oluşamaz. Bir kişinin "ben elli yaşındayım" demesinin nedeni, beyninde yaşadığı elli yıla ait bazı bilgilerin saklanmış olmasıdır. Bu kişinin hafızası olmasa, yaşadığı 50 yılı bilmeyecek sadece o “an” ile muhatap olacaktır.
Zamanın hızlı ya da yavaş geçmesi de psikolojik bir algıdır. Örneğin 15 dakika içinde çok önemli bir telefon bekliyorsanız, o 15 dakika size 15 saat gibi gelecektir. Okula gitmek üzere yatağınızdan kalkmadan önce uyuduğunuz fazladan 10 dakikada ise saatlerce uyuduğunuzu düşünürsünüz. Okulda 45 dakikalık ders hiç bitmezken 5 dakikalık bir tenefüs bir kaç saniye gibi gelir. Bu hisler zamanın kişiye ve kişinin o an içinde bulunduğu ruh haline göre değiştiğinin ispatıdır.
Allah Kuran’da da zamanın algı olduğunu ayetlerinde bize bildirmiştir.
Dedi ki: 'Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?' Dediler ki: 'Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.'" (Müminun Suresi, 112-113)
Sizi çağıracağı gün, O'na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız. (İsra Suresi, 52)
Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları birarada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar… (Yunus Suresi, 45)
Allah’ın ayetlerde de bildirdiği gibi insanlar zamanı çok farklı algılayabilirler. Yaşarken dünya hayatı onlara hiç bitmeyecekmiş, önlerinde daha yaşanacak çok uzun yıllar varmış gibi gelir. Oysa yaşadıkları yıllara baktıklarında hatırlanması bir kaç dakikaya sığacak anılar vardır akılda.
Allah, Mearic ve Secde surelerinde de zamanın farklı durumlarda farklı şekilde olduğunu bildirmiştir.
Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi, 4)
Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir. (Secde Suresi, 5)
Kaderi, zamanı ve zaman algısını Allah yaratır ve Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. Burada akla “Kader nedir?” sorusu gelebilir. Kader zamandan münezzeh olan Allah’ın, zamana bağlı olarak yaşayacak tüm canlıların yaşamlarını başladığı andan, bittiği ana kadar bilmesidir. Çünkü bu anların tamamını Allah yaratır ve hepsi Allah’ın kontrolündedir. Allah bizim ve evrendeki canlı cansız herşeyin, her olayın başını, sonunu ve ortasını tek bir anda bilir. Zamana bağlı olmayan, zamanın dışında olan Allah geçmişin ve geleceğin her detayına hakimdir.
Bu kesin gerçeğe rağmen kaderi doğru anlayamayan bazı insanlar kaderden bağımsız bir hayat yaşayabileceklerini düşünürler. Oysa kader Allah’ın -yukarıda da belirttiğim gibi- geçmiş de, o onda ve gelecekte olan ve olacak olan tüm olayları tek bir an olarak bilmesidir. Bir insanın kaderi o daha doğmadan milyonlarca yıl önce Allah katında bellidir. O nedenle o kişi ne yaparsa yapsın Allah’ın yarattığı kaderini yaşayacak, yaşamının her karesi Allah’ın yarattığı şeklide yönlenecektir.
Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık. (Kamer Suresi, 49)
Etiketler:
adnan hoca,
adnan hocanın talebeleri,
adnan oktar,
cihad,
darvin,
evrim,
evrim teorisi,
fosil,
harun yahya,
israil,
kominizm,
kuranda hoşgörü,
materyalizm,
nefret,
sevgi,
yaratılış,
yobazlık,
zaman
5 Nisan 2013 Cuma
MATERYALİZMİN YENİLGİSİ
BİLİM MATERYALİZMİ ÇÜRÜTMÜŞTÜR
Bugüne kadar, gelmiş geçmiş bütün din ahlakına karşı olan kişilere ve akımlara bakıldığında hemen hepsinin felsefi temelinde materyalist (maddeci) düşüncenin yattığı görülür. Bilindiği gibi materyalistler Yaratılış gerçeğini reddederler. Bunun yerine maddenin sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da mutlak bir varlık olarak kalacağı yanılgısını savunurlar. Diğer bir deyişle maddeyi ilahlaştırırlar. (Allah'ı tenzih ederiz) Materyalistlerin kendi kaynaklarında materyalizm (maddecilik) şöyle tarif edilir:
Materyalizm dünyanın ezeli ve ebediliğini (öncesiz ve sonrasızlığını), Tanrı tarafından yaratılmış olmadığını ve de zaman ve mekanda sonsuzluğunu kabul eder.1
Materyalizmin maddeyi bu derece putlaştırmasının nedeni, her ne olursa olsun Allah'ın varlığını kabul etmemektir. Çünkü madde mutlak değilse bir başlangıcı var demektir; bir başlangıcı varsa da yoktan var edilmiş, yani yaratılmış demektir. Nitekim 20. yüzyılın sonunda tüm bilim dünyasının vardığı ortak sonuç, maddenin mutlak olmadığı, bir başlangıcı olduğu gerçeğini doğrulamaktadır: Tüm evren yaklaşık 15 milyar yıl önce "sıfır" hacimdeki bir noktanın patlamasıyla yokluktan meydana gelmiş ve genişleyerek günümüzdeki şeklini almıştır. Büyük Patlama (Big Bang) adı verilen bu olayın doğruluğu, pek çok somut delil ve gözlemle, aynı zamanda teorik fizikçilerin hesaplamalarıyla da kanıtlanmıştır.
Bugün bilimin ulaştığı son nokta, Allah'ın Kuran'da bildirdiği ve İncil ve Tevrat'ta da haber verilen "evrenin yoktan var edildiği" gerçeğini doğrulamaktadır. Yine bununla birlikte çağdaş bilim, materyalizmi ve bunu esas alan ideolojileri her alanda yalanlamakta, materyalist görüşe sahip olanların maddeye dayalı dünyalarını yıkmakta, Yaratılış'a karşı yürüttükleri mücadelede onları yenik düşürmektedir.
Buna rağmen materyalistler, maddenin mutlak değil, yaratılmış olduğu gerçeğini bilimle çatışmak pahasına da olsa kabul edemezler. Çünkü bu gerçeği kabul etmek Allah'ın varlığını kabul etmelerini, Allah'a iman etmeleri ise din ahlakını kabul etmelerini ve yaşamalarını gerektirecektir. Din ahlakı ise herşeyden önce Allah'a kesin bir boyun eğmeyi ve teslimiyeti gerektirdiğinden, elbette ki böyle bir tutum, kibirlerine yenik düşmüş bu insanlara ağır gelecektir. Allah Kuran'da, gerçekleri gördükleri halde, kibirleri yüzünden gerçeklerden kaçanların durumunu şöyle bildirmektedir:
Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)
Materyalistler, maddenin yanı sıra zamanın da mutlak olduğu, yani sonsuzdan gelip sonsuza gittiği yanılgısına inanırlar. Bu çarpık anlayışa dayanarak da kaderi, ahiret gününü, cenneti ve cehennemi reddetmeye çalışırlar. Oysa bugün modern bilim, maddenin olduğu gibi, maddenin bir türevi olan zamanın da maddeyle birlikte yokluktan var edildiğini ve zamanın da bir başlangıcı olduğunu ispatlamıştır. Aynı zamanda, zamanın izafi (göreceli-rölatif) bir kavram olduğu, materyalistlerin yüzyıllardır zannettikleri gibi değişmez ve sabit olmadığı, değişken bir algı biçimi olduğu da 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Zamanın ve mekanın izafiyeti Einstein'ın "Rölativite" teorisiyle kanıtlanmış ve bu gerçek bugünkü modern fiziğin temelini oluşturmuştur.
“Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatandır.”
(Nisa Suresi, 126)
Sonuç olarak, zaman ve mekan mutlak olmayan, başlangıçları olan, Allah'ın yoktan var ettiği kavramlardır. Zamanı ve mekanı yaratan Allah, elbette bu kavramlardan münezzehtir. Allah, zamanın her anını zamansızlıkta belirlemiş, tespit etmiş ve yaratmıştır. İşte materyalistlerin akıl erdiremedikleri "kader" gerçeğinin özü de buradadır.
Bizim için geçmişte yaşanmış ve gelecekte yaşanacak olan olayların tümü, zamandan münezzeh olan, zamanı yoktan var eden Yüce Allah'ın bilgisi ve hakimiyeti dahilindedir.
Kuran'da 1400 yıl önce bildirilen ve inananların gönülden inandıkları gerçekleri bugün modern bilim de doğrulamakta ve Kuran'ın Allah'ın sözü olduğuna şahitlik etmektedir. Asırlardır Allah'ın varlığını ve Yaratılış gerçeğini reddeden materyalist düşünce ise, dilinden düşürmediği ve her fırsatta arkasına sığınmaya çalıştığı bilim tarafından her alanda yalanlanmaktadır.
1 Nisan 2013 Pazartesi
Neden Dünyadayız?
Neden Dünyadayız?
Bazı insanlar vardır, bakar bakmaz yüzlerinde sıkıntının, gerginliğin izlerini hemen görebilirsiniz. Onları bakışlarındaki donukluk, derin çizgiler, asık ve sert yüz ifadeleri de bize tanıtır. Bu gibi insanlar için her şey bir sıkıntı sebebidir; uyku, yemek, okul, trafik, iş hayatı, çocuklar, alışveriş...
Bu kişiler neden dünyada olduğumuzu kavrayamamış, bu zorlukların karşılarına çıkış sebeplerini bilmeyen hatta belki de hiç düşünmemiş insanlardır.
Zorluklar insan hayatının bir parçasıdır ve hiç kimse bunun aksini iddia edemez. Çalışınca yoruluruz, uykuya, yemeklerimize dikkat etmezsek güçsüz düşer hastalanırız. Zaman geçtikçe bedenimiz yaşlanır. Üstelik ölene kadar bunlar artarak devam eder. Bunların dışında insan sürekli nefsi ve vicdanı arasında seçim yapmak zorundadır. Her an irade kullanması gereken durumlarla karşılaşır, yılgınlık, öfke, kıskançlık, ümitsizlik gibi kötü ahlaktan kaçınmak için vicdanını her an kullanması gerekir.
Zorlukları sıkıntıya çevirmemek elinizde
Sıkıntı ve zorluk nedeni olan konular dünya hayatının önemli bir parçasıdır elbette ancak zorlukları sıkıntıya çevirmek ya da çevirmemek her insanın kendi tercihidir ve birçok kişi bu gerçekten haberdar değildir. Çocukluktan itibaren alınan telkin nedeniyle bazı insanlar rahatlarını bozacak olaylarda hemen olumsuz bir ruh haline girerek, azap duyabilirler.
Bu gibi insanlar, zorlukları iman ile çözebileceklerini düşünmezler. Bu kişilerin tek gayeleri yaşamaktır ve bunu da zorlu bir mücadele içinde yapmaları gerektiğine kendilerini inandırmışlardır. İşte bu durum, onlar için hem fiziksel hem de ruhsal çöküşün başlangıcı olmuştur. Bütün çektikleri sıkıntıların, hüzünlerin, eziyetlerin, acıların ve kavgaların sebebi bu kişilerin Kuran ahlakından uzak yaşamalarıdır.
Müminler içinse zorluk ve sıkıntı gibi görünen olaylar bir nimete dönüşür. Dünyada karşılaştıkları tüm zorlukları iman gücü ile etkisiz hale getirirler, hemen akılcı çözümler alır, sıkıntının yerine huzuru, telaşın yerine itidali koyarak güzelliğe çevirirler. Hapse atılabilir, iftiraya uğrayabilirler, maddi zorluklar içine girebilir, sevdiklerini kaybedebilirler, hastalıklarla, nefisleriyle denenirler ancak bunların hiçbiri onlarda sıkıntı oluşturmaz. Zorluk gibi görünen olayları dışarıdaki yağmuru evden seyreden biri gibi huzur içinde ve sakinlikle izlerler. Olabilecek en güzel, Kuran’a en uygun olan tavrı göstererek her an itidalli ve güzel ahlaklı olurlar.
Bu bir temenni ya da “olsa ne iyi olur” diye düşünülecek bir konu değildir. İman eden bir insan bu güzelliği doğal olarak yaşar. Her şeyi yaratanın Allah olduğunu bilen, bu gerçeği düşünen ve kavrayan bir insan zaten tevekküllü olur, zorluklarda sıkılmaz ve her şeyde hayır görerek olayları değerlendirir.
Allah’a tevekkül eden imanlı bir insan başımıza gelen her şeyin biz daha doğmadan önce belirlenmiş olaylar olduğunu, Allah’ın her şeyi bir anda ve zamansızlık içinde yarattığını, iman edenler için her şeyde bir hayır olduğunu unutmaz. Böyle bir insan için elbette ki kızgınlık hissi geldiğinde öfkesini yenmek kolaydır, maddi sıkıntı içindeyken de huzurlu olup Allah’a şükretmek kolaydır, hastalık durumunda bunu güzellik olarak görüp üzüntüden uzaklaşmak kolaydır ya da daha güzeline sahip olanı kıskanmak değil o kişi için sevinmek de çok kolaydır. Bunun nedeni imandır.
Hesap gününde her insan dünyada yaptıklarından sorumlu tutulacak, bunlara verdiği tepkilerle karşılık bulacaktır. Zorluk anları da dünyadaki imtihanın en yoğun yaşandığı anlardır ve bu nedenle çok önemlidir.
İman eden bir insan dünyadaki hayatın değil ahiret hayatının gerçek olduğunu kalben kabul eder ve asıl olarak ölümden sonra gerçek ve sonsuz hayatın başladığını unutmadan hareket eder. Dünyada özel bir eğitimden geçirildiğini, burada bulunuş amacımızın kötü ahlaktan sıyrılmak, cennete layık insanlar haline gelmek olduğunu bilir.
Bugüne kadar zorluk içinde yaşayan bir insan da hemen karar vererek bu ahlaktan kurtulabilir, hiçbir şeyin Allah’tan bağımsız gerçekleşemeyeceğini düşünerek Allah’a boyun eğer ve Kuran ahlakını yaşamaya başlayarak gerçek huzura kavuşabilir. Allah Kuran’da tek çözümün bu olduğunu bize şöyle hatırlatmaktadır:
… Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.” (Hac Suresi, 78)?
https://www.facebook.com/PamirDamla
https://twitter.com/DamlaPamir
http://damla-pamir.blogspot.com/
https://www.facebook.com/DamlaPamir
Bazı insanlar vardır, bakar bakmaz yüzlerinde sıkıntının, gerginliğin izlerini hemen görebilirsiniz. Onları bakışlarındaki donukluk, derin çizgiler, asık ve sert yüz ifadeleri de bize tanıtır. Bu gibi insanlar için her şey bir sıkıntı sebebidir; uyku, yemek, okul, trafik, iş hayatı, çocuklar, alışveriş...
Bu kişiler neden dünyada olduğumuzu kavrayamamış, bu zorlukların karşılarına çıkış sebeplerini bilmeyen hatta belki de hiç düşünmemiş insanlardır.
Zorluklar insan hayatının bir parçasıdır ve hiç kimse bunun aksini iddia edemez. Çalışınca yoruluruz, uykuya, yemeklerimize dikkat etmezsek güçsüz düşer hastalanırız. Zaman geçtikçe bedenimiz yaşlanır. Üstelik ölene kadar bunlar artarak devam eder. Bunların dışında insan sürekli nefsi ve vicdanı arasında seçim yapmak zorundadır. Her an irade kullanması gereken durumlarla karşılaşır, yılgınlık, öfke, kıskançlık, ümitsizlik gibi kötü ahlaktan kaçınmak için vicdanını her an kullanması gerekir.
Zorlukları sıkıntıya çevirmemek elinizde
Sıkıntı ve zorluk nedeni olan konular dünya hayatının önemli bir parçasıdır elbette ancak zorlukları sıkıntıya çevirmek ya da çevirmemek her insanın kendi tercihidir ve birçok kişi bu gerçekten haberdar değildir. Çocukluktan itibaren alınan telkin nedeniyle bazı insanlar rahatlarını bozacak olaylarda hemen olumsuz bir ruh haline girerek, azap duyabilirler.
Bu gibi insanlar, zorlukları iman ile çözebileceklerini düşünmezler. Bu kişilerin tek gayeleri yaşamaktır ve bunu da zorlu bir mücadele içinde yapmaları gerektiğine kendilerini inandırmışlardır. İşte bu durum, onlar için hem fiziksel hem de ruhsal çöküşün başlangıcı olmuştur. Bütün çektikleri sıkıntıların, hüzünlerin, eziyetlerin, acıların ve kavgaların sebebi bu kişilerin Kuran ahlakından uzak yaşamalarıdır.
Müminler içinse zorluk ve sıkıntı gibi görünen olaylar bir nimete dönüşür. Dünyada karşılaştıkları tüm zorlukları iman gücü ile etkisiz hale getirirler, hemen akılcı çözümler alır, sıkıntının yerine huzuru, telaşın yerine itidali koyarak güzelliğe çevirirler. Hapse atılabilir, iftiraya uğrayabilirler, maddi zorluklar içine girebilir, sevdiklerini kaybedebilirler, hastalıklarla, nefisleriyle denenirler ancak bunların hiçbiri onlarda sıkıntı oluşturmaz. Zorluk gibi görünen olayları dışarıdaki yağmuru evden seyreden biri gibi huzur içinde ve sakinlikle izlerler. Olabilecek en güzel, Kuran’a en uygun olan tavrı göstererek her an itidalli ve güzel ahlaklı olurlar.
Bu bir temenni ya da “olsa ne iyi olur” diye düşünülecek bir konu değildir. İman eden bir insan bu güzelliği doğal olarak yaşar. Her şeyi yaratanın Allah olduğunu bilen, bu gerçeği düşünen ve kavrayan bir insan zaten tevekküllü olur, zorluklarda sıkılmaz ve her şeyde hayır görerek olayları değerlendirir.
Allah’a tevekkül eden imanlı bir insan başımıza gelen her şeyin biz daha doğmadan önce belirlenmiş olaylar olduğunu, Allah’ın her şeyi bir anda ve zamansızlık içinde yarattığını, iman edenler için her şeyde bir hayır olduğunu unutmaz. Böyle bir insan için elbette ki kızgınlık hissi geldiğinde öfkesini yenmek kolaydır, maddi sıkıntı içindeyken de huzurlu olup Allah’a şükretmek kolaydır, hastalık durumunda bunu güzellik olarak görüp üzüntüden uzaklaşmak kolaydır ya da daha güzeline sahip olanı kıskanmak değil o kişi için sevinmek de çok kolaydır. Bunun nedeni imandır.
Hesap gününde her insan dünyada yaptıklarından sorumlu tutulacak, bunlara verdiği tepkilerle karşılık bulacaktır. Zorluk anları da dünyadaki imtihanın en yoğun yaşandığı anlardır ve bu nedenle çok önemlidir.
İman eden bir insan dünyadaki hayatın değil ahiret hayatının gerçek olduğunu kalben kabul eder ve asıl olarak ölümden sonra gerçek ve sonsuz hayatın başladığını unutmadan hareket eder. Dünyada özel bir eğitimden geçirildiğini, burada bulunuş amacımızın kötü ahlaktan sıyrılmak, cennete layık insanlar haline gelmek olduğunu bilir.
Bugüne kadar zorluk içinde yaşayan bir insan da hemen karar vererek bu ahlaktan kurtulabilir, hiçbir şeyin Allah’tan bağımsız gerçekleşemeyeceğini düşünerek Allah’a boyun eğer ve Kuran ahlakını yaşamaya başlayarak gerçek huzura kavuşabilir. Allah Kuran’da tek çözümün bu olduğunu bize şöyle hatırlatmaktadır:
… Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.” (Hac Suresi, 78)?
https://www.facebook.com/PamirDamla
https://twitter.com/DamlaPamir
http://damla-pamir.blogspot.com/
https://www.facebook.com/DamlaPamir
Etiketler:
adnan hoca,
adnan hocanın talebeleri,
adnan oktar,
cihad,
darvin,
evrim,
evrim teorisi,
filistin,
fosil,
harun yahya,
israil,
kominizm,
kuranda hoşgörü,
materyalizm,
nefret,
sevgi,
yaratılış,
yobazlık
AKIL BEĞENME HASTALIĞI
AKIL BEĞENME HASTALIĞI
Gülgün Göktan ~ 30 Mart 2013 ~ Yazar Cafe
Gel ey hayata çok müştak (bağlı) ve ömre çok talip ve dünyaya çok âşık ve hadsiz (sınırsız) emeller ile ve elemler ile müptela bedbaht nefsim!
Uyan aklını başına al!
Nasıl ki yıldız böceği, kendi ışıkçığına itimad eder. Gecenin hadsiz zulümatında kalır. Bal arısı, kendine güvenmediği için, gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, Güneşin ziyasıyla (ışığıyla) yaldızlanmış müşahede eder. Öyle de: Kendine, vücuduna ve enaniyetine dayansan; yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen, fâni vücudunu, o vücudu sana veren Hâlıkın (Yaratıcı’nın) yolunda feda etsen, bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nur-u vücud (varlık nuru) bulursun. Hem feda et. Çünkü şu vücud, sende vedia (emanet) ve emanettir… (Sözler, s. 213)
İnsanların çoğunun farkında olmadığı, dikkatlerini çekse bile üzerinde durmadıkları ve adını koymadıkları, dünya çapında salgın, çok ciddi bir hastalık vardır: Akıl beğenme hastalığı…
Hastalığın en önemli özelliği ise, sadece çok zengin, çok başarılı, kariyer sahibi, üstün zekalı ya da dahi insanlara has bir sorun olmamasıdır. 5 yaşındaki küçük bir çocuk dahi aklından çok emin olabilmekte, düşünce yapısını, muhakeme ve yargısını, tespit ve teşhislerini çok beğenebilmekte; aynı şekilde en bilgisiz, eğitimsiz, cahil insan da bu hastalığı aynı şiddette yaşayabilmektedir. Öyle ki sokağa çıktığınızda etrafınıza sadece kısaca bir göz atsanız, bu durumun örneklerine çok fazla rastlayabilirsiniz. Bir taksiciden işportacıya, bir tüccardan manava, tarlada çalışan bir teyzeden bir çobana kadar herkeste bu hastalığı görebilirsiniz. Bu da göstermektedir ki, bu hastalığa yakalanmak için illaki bazı üstün özelliklere sahip olmaya gerek yoktur. Bu hastalık tamamen ‘komik ama gerçek’ denilen tarzda, insanları hayrete düşüren önemli bir kişilik bozukluğudur.
Hastalığın en önemli özelliği ise, sadece çok zengin, çok başarılı, kariyer sahibi, üstün zekalı ya da dahi insanlara has bir sorun olmamasıdır. 5 yaşındaki küçük bir çocuk dahi aklından çok emin olabilmekte, düşünce yapısını, muhakeme ve yargısını, tespit ve teşhislerini çok beğenebilmekte; aynı şekilde en bilgisiz, eğitimsiz, cahil insan da bu hastalığı aynı şiddette yaşayabilmektedir. Öyle ki sokağa çıktığınızda etrafınıza sadece kısaca bir göz atsanız, bu durumun örneklerine çok fazla rastlayabilirsiniz. Bir taksiciden işportacıya, bir tüccardan manava, tarlada çalışan bir teyzeden bir çobana kadar herkeste bu hastalığı görebilirsiniz. Bu da göstermektedir ki, bu hastalığa yakalanmak için illaki bazı üstün özelliklere sahip olmaya gerek yoktur. Bu hastalık tamamen ‘komik ama gerçek’ denilen tarzda, insanları hayrete düşüren önemli bir kişilik bozukluğudur.
Ve akıl beğenme takıntısı, öyle inatçı ve ciddi bir hastalıktır ki, tedbir alınmadığı takdirde giderek hızla büyüyen bir soruna dönüşür. Hastalığın en önemli belirtilerinden biri ise, adından da anlaşıldığı gibi, kişinin kendisini neredeyse dünyanın en akıllı, en dahi insanı olarak görmesidir. Ve bu inancın boyutları da oldukça geniş çaplıdır. Böyle bir kişinin her konuda kendine öz güveni eksiksizdir. Neredeyse karşılaştığı hiç bir konu yoktur ki, onun muhteşem bir fikri olmasın. Bilmediği şey yoktur. Konu her ne olursa olsun, her zaman en iyisini o düşünür. Böyle bir kişinin ağzından ‘bilmiyorum’, ‘siz nasıl uygun görürseniz’, ‘sizin dediğiniz gibi olsun’, ‘bir bilene danışalım’ gibi sözler duyabilmek adeta mümkün değildir. Doktorla konuşurken adeta bir doktor; mühendisin yanında mühendis; bir hukukçunun yanında ise kanunları en iyi bilen bir uzman oluverir. Bir tedavi yöntemi varsa; doktordansa, o bunu daha iyi bilir. Mühendisin yöntemini beğenmez, nasıl yapılması gerektiğini her zaman o daha iyi bilir.
Hemen herkes günlük hayatında bu tür insanlara çok sık rastlar aslında. Ama çoğu zaman onları zararsız görür ve kendi hallerine bırakırız. Belirli bir aşamaya kadar akıl beğenme sorunu, belki gerçekten de çok ciddi zararlar oluşturmaz. Ama bir noktadan sonra kişinin hem kendi hem de çevresindekilerin hayatını belirgin şekilde zorlaştırmaya başlar. Öyle ki artık, bu kişiyle yaşayabilmek, birlikte vakit geçirebilmek dahi mümkün olmaz. Her olayda daima haklı olduğuna inanması, sadece kendi teşhislerini esas alması, herkese kendi dediklerini yaptırmaya çalışması, her yerde en son sözü söylemenin bir takıntı haline gelmesi ve başkalarının fikirlerine hiç önem vermemesi, etrafındaki herkesin bu kişiden uzaklaşmasına neden olur.
Hemen herkes günlük hayatında bu tür insanlara çok sık rastlar aslında. Ama çoğu zaman onları zararsız görür ve kendi hallerine bırakırız. Belirli bir aşamaya kadar akıl beğenme sorunu, belki gerçekten de çok ciddi zararlar oluşturmaz. Ama bir noktadan sonra kişinin hem kendi hem de çevresindekilerin hayatını belirgin şekilde zorlaştırmaya başlar. Öyle ki artık, bu kişiyle yaşayabilmek, birlikte vakit geçirebilmek dahi mümkün olmaz. Her olayda daima haklı olduğuna inanması, sadece kendi teşhislerini esas alması, herkese kendi dediklerini yaptırmaya çalışması, her yerde en son sözü söylemenin bir takıntı haline gelmesi ve başkalarının fikirlerine hiç önem vermemesi, etrafındaki herkesin bu kişiden uzaklaşmasına neden olur.
Dolayısıyla bir insan aklını ne kadar beğenir hale gelirse, bunun sonucunda da o kadar yalnız kalır. O kendini ne kadar akıllı sanırsa sansın, sahip olduğunu zannettiği aklı bile, bu durumu engellemeye yetmez.
Aklını beğenen bir insana bu hastalığını ve zararlarını anlatabilmek ise çok çok zordur. Çünkü onun özelliği zaten aklını beğenmesidir; ona göre, ayrıca bir başkasından akıl almaya, öğüt dinlemeye hiç mi hiç ihtiyaç yoktur.
Bu aşamaya gelmiş bir insanı çözebilecek, ona doğruyu gösterip bu hastalıktan kurtarabilecek tek şey vardır o da ‘Allah korkusu’dur. Gösterdiği bu kişiliğin anormalliğini anlayabilmesi, ancak Allah’ın karşısında ne kadar acz içerisinde olduğunu kavramasıyla mümkün olur. Çünkü insanlar arasında üstün olduğunu düşünen bir insanın üstünlük iddia edemeyeceği yegane Kudret Sahibi, ve haşa aklını üstün göremeyeceği yegane Üstün Akıl Sahibi olan Allah’tır.
Allah’ın büyüklüğünü ne kadar iyi kavrarsa, aczini o kadar iyi anlar. Gerçekten çevresindeki herkesten çok daha akıllı ve yetenekli bile olsa, tüm bunları ona lütfedip veren Allah’tır. Sahip olduğu maddi manevi her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu asla unutmamalıdır. İnsanın aklettiği, teşhis ettiği, çözüm getirdiği, tespit ettiği her ne varsa, tüm bunlar yalnızca Allah’ın birer ilhamı ve yaratmasıdır. Allah’ın sonsuz aklının çok cüzi bir kısmının insanda yalnızca tecelli etmesidir. Öyleyse insanın yapması gereken de, aklını beğenmek değil, Allah’ın karşısındaki aczini bilerek, bu şuuru insanlara karşı da tevazusuyla, alçak gönüllüğüyle ve güzel ahlakıyla göstermesidir.
Etiketler:
adnan hoca,
adnan hocanın talebeleri,
adnan oktar,
cihad,
darvin,
evrim,
evrim teorisi,
filistin,
fosil,
harun yahya,
israil,
kominizm,
kuranda hoşgörü,
materyalizm,
nefret,
sevgi,
yaratılış,
yobazlık
“MERHAMET ETMEYENE MERHAMET OLUNMAZ”
“MERHAMET ETMEYENE MERHAMET OLUNMAZ”
Merhamet hissi, imanın, vicdanın en güzel yansımalarından biridir.Ne var ki günümüzde Darwinist-materyalist ideolojinin telkinleri sonucunda birçok insanda körelen bir duygu haline geldi. İnsanların vicdanlarında açılan bu büyük boşluğu ise kin, öfke ve gaddarlık doldurdu. Böylece merhametsizlik adeta bütün dünyayı kasıp kavurdu. Acımasızlık, ahlaki yozlaşmalar ve vicdani duyarsızlıklar hayatın her alanında kendisini gösterdi, gösteriyor. Oysa tüm yaratılmışlara şefkatle yaklaşmak, onlara iyilik ve yardımda bulunmak insanı insan yapan en temel özelliklerdir.
Elbette her insanda az veya çok, en azından kendi yakınlarına, çocuğuna karşı bir merhamet hissi vardır. Ancak Müslüman’ın merhamet anlayışı bundan çok daha ileri ve derin bir anlayıştır. Çünkü merhametinin temelinde Allah’a olan samimi imanı vardır. İmanıyla beraber;
Müslüman merhametlidir çünkü, Allah’ın ruhundan üflediği, şuur ve vicdan sahibi kıldığı bir varlıktır. Son derece hassas bir duyarlılığa sahiptir.
Müslüman merhametlidir çünkü, her şeyden evvel kendisi de Allah’ın merhametine ve şefkatine muhtaç olduğunun farkındadır. Hal böyleyken bunu başkalarından esirgemesi düşünülemez.
Müslüman merhametlidir çünkü, her insanın kaderinde olanı yaşadığının bilincindedir. Dolayısıyla kimseyi içinde bulunduğu şartlardan dolayı aşağı görmez. İyi olması için gayret eder, elinden tutar.
Müslüman merhametlidir çünkü, dünya bir imtihan yeri olduğunun ve tüm insanların yaşadıkları olaylarla, eksikliklerle ve zorluklarla denendiğinin farkındadır. Yarın kendisinin de aynı imtihan şartlarıyla, aynı mahrumiyetlerle karşılaşmayacağını hiç kimse ona garanti edemez.
Müslüman merhametlidir çünkü, Allah’ın sonsuz güzel ahlakına aşıktır. Allah, merhametlilerin en merhametlisidir. Müslüman da gücünün yettiği en son sınıra kadar merhameti yaşar.
Müslüman merhametlidir çünkü, Allah’tan korkar. Gaddar bir tavır en başta Allah’ın rızasına, Kuran’a, vicdana uygun değildir. Müslüman böyle katı bir ruhtan şiddetle sakınır. Bilir ki, Peygamberimiz (sav)’in de belirttiği gibi “Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz.”
Müslüman merhametlidir çünkü, Rabbimizi aşkla sever. O’nun rızasını, beğenisini her şeyin üzerinde tutar. Merhametli olmak ise Allah’ın beğendiği, emrettiği bir ahlaktır.
Müslüman merhametlidir çünkü, aczini ve haddini bilir. Tevazu sahibidir, adeta toprak gibidir. Kimsenin kimseye üst perdeden bakacak bir durumu olmadığının, üstünlüğün yalnız takva ile olduğunun şuurundadır. Rabbimiz bizi nasıl koruyor ve şefkat gösteriyorsa iman edenler de diğer bütün insanları koruyup kollarlar, özellikle zayıf ve yardıma muhtaç insanlara karşı çok halim ve yardımsever davranırlar.
Günümüz toplumunda çok sık karşılaştığımız zalimlik ve merhametsizliğin ana sebebi inançsızlık veya iman eksikliğidir. Allah’ı seven ve Allah’tan korkan bir Müslüman acımasız ve insafsız olmaz. Acımasız olmayı, gaddarlığı, katılığı vicdanı kaldıramaz. Peygamberimiz (sav)’in ahlakıyla yoğrulmuş böyle bir gönül, elbette sadece insana değil; bitkilere, hayvanlara, tüm varlık alemine merhamet nazarıyla bakar. Bugün tüm dünyanın İslam’ın bu merhamet ruhuna ihtiyacı var. Tüm insanlığa İslam’ın bu güzelliğini hem göstermeli hem anlatmalıyız. Çok güzel gelişmelerin yaşandığı bir dönemdeyiz. Allah’ın izniyle tüm Müslümanların, İslam aleminin birlik olması yakın. Bu da özlenen tüm güzelliklerin, arzuladığımız sevginin, merhametin tüm dünyaya hakim olması demek. İttihad-ı İslam’ın oluşturulmasıyla İslam’ın bu derin merhamet anlayışı, Darwinizmin ve materyalizmin katı ve acımasız dünya görüşüyle mahvolan toplumları şefkat kanatlarıyla saracaktır inşaAllah. (Ebru yılmazatila)
Günümüz toplumunda çok sık karşılaştığımız zalimlik ve merhametsizliğin ana sebebi inançsızlık veya iman eksikliğidir. Allah’ı seven ve Allah’tan korkan bir Müslüman acımasız ve insafsız olmaz. Acımasız olmayı, gaddarlığı, katılığı vicdanı kaldıramaz. Peygamberimiz (sav)’in ahlakıyla yoğrulmuş böyle bir gönül, elbette sadece insana değil; bitkilere, hayvanlara, tüm varlık alemine merhamet nazarıyla bakar. Bugün tüm dünyanın İslam’ın bu merhamet ruhuna ihtiyacı var. Tüm insanlığa İslam’ın bu güzelliğini hem göstermeli hem anlatmalıyız. Çok güzel gelişmelerin yaşandığı bir dönemdeyiz. Allah’ın izniyle tüm Müslümanların, İslam aleminin birlik olması yakın. Bu da özlenen tüm güzelliklerin, arzuladığımız sevginin, merhametin tüm dünyaya hakim olması demek. İttihad-ı İslam’ın oluşturulmasıyla İslam’ın bu derin merhamet anlayışı, Darwinizmin ve materyalizmin katı ve acımasız dünya görüşüyle mahvolan toplumları şefkat kanatlarıyla saracaktır inşaAllah. (Ebru yılmazatila)
Etiketler:
adnan hoca,
adnan hocanın talebeleri,
adnan oktar,
cihad,
darvin,
evrim,
evrim teorisi,
filistin,
fosil,
harun yahya,
israil,
kominizm,
kuranda hoşgörü,
materyalizm,
nefret,
sevgi,
yaratılış,
yobazlık
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


